Aktivist, milletvekili, BM insan hakları uzmanı Şafak Pavey, doğru bildiği yolda çalışırken ülkenin en yaman çelişkisine dikkat çekiyor.
 
Şafak Pavey’i üstlendiği ulusal ve uluslararası sorumlulukları bir yana, Agos okurları için gazetenin en eski yazarlarından bir olarak tanıdık. Halen CHP İstanbul milletvekilliğinin yanı sıra BM İnsan Hakları Komitesi üyeliği görevini de yürütüyor. Kendisiyle, insan haklarından Kürt Sorunu’na, Arap Baharı’ndan Hrant Dink’e uzanan geniş bir yelpazede söyleştik. Sözünü ve eylemini hep vicdan pusulasıyla yönlendiren ışıltılı bir bireyin özü insan sevgisine dayanan sıcak enerjisinden nasiplendik. 
KARİN KARAKAŞLI -ARGOS
[email protected]
 

Sevgili Şafak, Birleşmiş Milletler içinde daha önce de 2003-2010 döneminde Mülteciler Yüksek Komiserliği bünyesinde görev aldın. Bu komitenin farkı ne? Neleri gündeme alma, hangi konular üzerinde çalışma şansın var? 
Önce burada bir bilgiyi paylaşayım. Türkiye’ye gelip politikaya atılmadan önce BM’deki son görevim zaten insan haklarında sekretarya başkanlığıydı. Bu kez aynı yere ‘bağımsız insan hakları uzmanı’ olarak geri döndüm. BM sisteminde, bizde olduğu gibi bir tuhaf insan hakları hiyerarşisi kesinlikle yoktur. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Cenevre merkezli tek bir kurum altına toplanmış, 10 başlık altında çalışan İnsan Hakları Sözleşme ve Penedeme organları ile işlevlerini yürütür. Çocuk hakları, işkence mağdurları hakları, ırkçılık mağdurları hakları, nefret suçu mağdurları hakları, ifade özgürlüğü hakkı, engelli insan hakları, aynı şemsiyenin altındadır ve hepsine insan hakları komiteleri tarafından bakılır.
Bu sözleşmeleri imzalayan, onaylayan her devlet uymakla yükümlüdür. Bu sözleşme komiteleri, birbirleri ile insan hakları beyannamesinin 30 maddesi altında, temel haklar, özgürlükler prensipleri ve spesifik grup haklarıyla çalışırlar. Ben yılda iki kez, ikişer hafta yapılacak komite toplantısına katılıp, hak ihlallerine ilişkin politika, hukuk değişikliklerini önermek, ülkeleri denetlemek ve imza koymuş ülkelerde işlerin yolunda olup olmadığını takip etmek şeklinde tanımlanan bir görevi yapacağım. Siyasi katılım ve temsiliyet, ulusal uygulama ve denetleme, ifade özgürlüğü, eğitimden özel hayata dek her alanda erişilebilirlik konularında çalışacağımı vaat ettim. Ayrıca, insan hakları sistemini güçlendirmek ve birleştirmek için BM’nin içinde kurulan ve bazı insan hakları uzmanlarının yer alacağı özel mekanizmada da çalışacağım. İnsan hakları alanında hem BM tarafından, hem ülkemde seçilmiş bir parlamenter olarak, hem de şimdi devletler tarafından seçilmiş uluslararası bağımsız komite üyesi olarak yer almış ve alıyor olmam dolayısıyla farklı bakış açılarıyla BM insan hakları sistemine katkıda bulunacağımı düşünüyorlar. Sanırım bu yüzden hem doğu hem de batı tarafından oy alarak en yüksek oy alan iki adaydan biri oldum ve Türkiye adına da çok mutlu oldum.

• ‘Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir’ başlıklı anı kitabında, BM programıyla bulunduğun İran’da muhalif duruşun beraberinde getirdiği bedelleri çok içeriden anlattın. Arap Baharı sonrası Ortadoğu’da muhalif olmak neye tekabül ediyor? 
Bence çok kavurucu bir soru.
Bir toplumun bahar yaşayabilmesi için öfke olarak değil, kültür olarak buna hazır olması gerekiyor.
Orta-doğu toplumlarında yenilenme ne yazık ki eşit vatandaşlık algısı üstüne değil, iktidarı ele geçirip “diğerlerini benden önceki gibi yönetirim” algısı üstüne kurulu. İran’da, Şahı gönderince demokrasi geldi diye kutlamalar yapılmıştı. ‘Demokrasi’ önce kendi evlatlarını yedi. Sadece ölenler ve öldürenler yer değiştirdi. Şimdi aynısı Suriye’de yaşanıyor. “Benim diktatörüm seninkinden iyidir” masalından ibaret. Üstüne üstük isimsiz hayatlar her zamanki gibi hiç uğruna yok oluyor.
Libya’ya bakalım, siyasi özgürlük umulurken sosyal özgürlükler çöktü. Bunu söyleyince “Kaddafi taraftarı mısın,” diye anlamsız bir soru ile karşılaşıyorum. Ben Kaddafi’nin diktatörlüğü ile uzlaşmıyorum ki, yeni gelenlerin devirdiklerinin yöntemlerini kullanmalarının altını çiziyorum. Bir diğerini linç etme yöntemi hiç değişmedi.
Tunus’ta kadının statüsü ile ilgili ciddi problemler gözleniyor.
Mısır’da Kıptilerin durumu şimdi Mübarek zamanından çok daha kötü. Anlaşılan o ki, yapay baharlarla gerçek yaz gelmiyor.

• Şafak, aynı zamanda Agos’un en eski yazarlarından ve Hrant Dink’in çok yakınlarından birisin. Hrant Dink’in öldürülüşü sonrası beş yıldır süren mahkeme sürecini, alınan kararı ve bu kararın işaret ettiklerini senden de dinlemek isteriz. 
Hrant üstüne konuşmak nedense beynimi kilitliyor. Belki de ona olan sonsuz bağlılığım, bilinçaltımda saklandığı yerde infilak ediyor. Aynısı Tûba Çandar’la olmuştu. Hrant’ın kitabını yazarken benimle görüşmek istemiş, ama ben kelimelerimin tamamını kaybetmiş, hiçbir sorusuna cevap verememiştim. Ama şimdi denemek istiyorum. Hrant’ı kaybettikten sonra, son derece ideolojik olan hukuk sistemimize güvenim olmadığı için, bu davanın hilelerle yürütüleceğini bir şekilde hissetmiştim*Dava boyunca yapılanları bile geçiyorum, sonuç derin bir hayal kırıklığı oldu. “Hayalimiz var mıydı ki kırılsın?” diye sorabilirsin. Evet, yoktu ama her şey o kadar küstah bir açıklıkla yürütülmüştü ki, artık daha ötesine cesaret edemezler diye ummuştum. Yanılmışım, edebiliyorlarmış.
Ben karardan sonra tekrar şunu hatırladım. Evrensel değerleri olan bir hukuk işliyor mu, emin değilim. Daha çok ideolojik bir hukuk yürürlükte gibi görünüyor. Kim için ne kadar hukuk kullanılacağı bu ideolojik ölçüye göre belirleniyor. Aslımız dan saymadığımız bir Ermeni vatandaşımız için de bu ideolojik ölçü eksene oturuyor. Aslımızdan saymadığımız diyorum, çünkü Müslüman olmayan kaymakamımız, valimiz, generalimiz ve bakanımız olmayınca Ermeni vatandaşımız da asıldan sayılmaz. Ahmet Arifin dizesi ile tamamlayalım: ‘Gözlerinden gözlerinden öperim, anlıyorsun değil mi?’ Toplumlar kültürel olarak katılımcı yönetmeye hazır olmadıkça aacıklı insan hikayelerini her zaman duyacağız. Çünkü taraftarlar ve karşıtlar insanın nasıl yaşadığı, hayat kalitesi ile değil, siyasi olarak kimin güçlü olduğu ile ilgileniyorlar. Arap hareketleri bence büyük kısmı daha henüz saklanan kanlı rövanşlara dönüşmüş durumda.
Ayrıca demokrasi tanımı çok değişti. 1940’larda seçim çoğunluğu demokrasiyi tarif etmek için mükemmel bir ifâdeydi. Şimdi ise çoğunluk değil, toplumun farklı aktörlerinin eşit güç ve fırsat içinde yönetime katılması sağlanabiliyorsa demokrasiden söz edebiliyoruz. Arap hareketlerinde böyle bir demokrasi yenilenmesi görebildiğimiz düşüncesinde değilim.

• Hem iç, hem dış göz olarak yaşama ve çalışma deneyimin kuşkusuz dünyanı, bakış açını çok geliştirdi. Dünyadan Türkiye’ye baktığında neler görüyorsun? En temel sorun ne? 
Ben, Türkiye’nin, Cumhuriyetle birlikte reddettiği Ortadoğu’ya geri döndüğünü düşünüyorum. Gerçekte, eskiden de yüzeyde modern, özde Ortadoğulu toplumun parçasıydık ama en azından modern görünme arzusu güçlü gibi yapıyorduk. Artık kaos, kargaşa ve çözümsüzlüğün anavatanı, akıl yerine duygunun cephane olarak kullanıldığı Ortadoğulu aslımıza geri döndük.
En temel sorun, her zaman gittiğimiz yolu adeta henüz keşfetmiş gibi yaparak, aslında hiçbir sorunu çözmek istemeyen kronik toplumsal felç halinde olmamız.

• Bireysel çalışmalarının yanı sıra CHP içerisinde milletvekili olarak da görev alıyorsun. Geçtiğimiz haftalarda partide Kürt sorunu konusunda iki farklı duruş gördük. Bir yanda CHP önderliğinde aydınlarla Kürt sorununun çözümü için görüş alışverişleri yapılırken CHP Genel Başkan yardımcısı ve parti sözcüsü Haluk Koç’un Oslo görüşmelerine ait olduğunu iddia ederek açıkladığı belgeler kamuoyunda tartışma yarattı. CHP’nin Kürt sorunu konusundaki tutumuna ilişkin görüşünü öğrenebilir miyiz? 
CHP adına Kürt sorununa ilişkin bir şey söylemek beni aşar.
Parti olarak CHP zaten bir yol haritası sundu: “Terör örgütüyle resmi kurumlar değil, akil adamlar aracı olarak görüşsün. Meclisi açıp bütün partilerin katılımıyla bu sorunun çözümü tartışılsın” dedi ama iktidar buna yanaşmadı. Kendi içimizdeki yangını Suriye ile kapatıyor.
Kişisel olarak düşündüğümde; bence Kürt meselesi toplumdaki inanılmaz gerginlikten dolayı siyasetin akılla çözebileceği bir durum gibi görünmüyor. Her iktidar bu ateş topunu kendi oy garantisi için kullanıp, elini yakacağı zaman kendisinden sonrakine devredip geçiştirmek istiyor. Türkiye gibi, bütün toplumsal algısı komplo teorileri, şüphecilik ve Batı’dan nefret travmaları üstüne ayakta duran bir ülkede gizli görüşmelerin hem de Batı merkezlerinden birinde yapılmasının, bu kadar ağır bir sorunu daha da karmaşıklaştırmaktan öteye gitmeyeceğine inanıyorum. Bu nedenle uzlaşmak ve insanlarımızın hayatlarını kurtarmak için her ne yapılacaksa, bu bedeli, oğlunu, kızını, kardeşini kaybetmiş insanların bilgisi içinde ve göz önünde yapmak gerektiğini düşünüyorum. Elbette arabulucular her zaman faydalıdır ama bu ara-bulucuların dünyanın büyük çoğunluğunda saygınlık kazanmış, mesela Nobel Barış Ödüllü insan hakları savunucuları gibi kişiler arasından seçilerek bu görüşmelere açıkça katılmalarıyla sanki daha yararlı olabilir.

• İnsan hakları ihlalleri ve ifade özgürlüğü Türkiye’nin en büyük, en temel sorunlarından biri. Sen Türkiye’nin bu alandaki durumunu nasıl değerlendiriyorsun?
Ben bu konuların tamamen kültürel algıya bağlı olarak gelişebildiğini  ya da yerinde saydığını düşünenlerdenim. Sadece yasayla, yönetmelikle, ya da toplumun entelektüel gruplarının çabası ile insan hakları duyarlılığı yaratılabileceğine inananlardan değilim. Yanlış hatırlamıyorsam CMUK çıktığında polisler artık suçluların itirafını sağlayamamaktan şikâyetçi olmuşlardı. Ancak bunu tek yanlı bir ithamla geçiştirmemeliyiz. Aynı polisler öldürüldüğünde diğer kesimin, babalarını kaybetmiş polis çocuklarının hakları için, gelecekleri için duydukları kaygıyı yüksek sesle paylaşmaları gerekiyordu.
CMUK’tan şikâyetçi olan polise karşı tezimizi savunduğumuz ses tonu ile, o hayatını kaybettiğinde de aynı ses tonu ile konuşmayı öğrenmeden merkez eksende buluşamayız. Bu hiyerarşik bakış açısı değişmezse, insan hakları kavramı, karşılıklı düşmanlıkların mevzi savaşına dönüşüyor.
Bana tuhaf gelen, insan hakları ve ifade özgürlüğü gibi kavramlar bize modern toplum değerleri olarak geldi ama modern toplumda anlaşıldığının tam tersi yönde bir algı ile kullanılıyor. Mesela bir gazetede şahsınızla ilgili istenildiği gibi hakaret yazılabiliyor ve bunun hiç bir sorumluluğu yok. Ama ülkenin sorunlarına ilişkin aykırı ya da kabul görmeyen bir fikir yazdığınızda, bundan ötürü beklenmedik kadar ağır cezaya uğrayabiliyorsunuz. Yani bir yandan kişisel hakaret çok özgür, öbür yandan düşünce çok yasak. Yaman çelişki!